Yalan ve Yalancı

Yalan; en yalın tarifiyle “gerçeği yansıtmadığı bilinerek söylenen asılsız söz”dür.

Sadece “söz” de değil… Bazen kısacık bir sükût, “korkunç” bir yalanın ikrarı olabilir.

Yalan söylemeye karar verdiğimizde önce kendimizi ikna ederiz. Kendimizi ikna etmek için de yalanın günlük hayatta bir “ihtiyaç” olduğuna inanırız.

Bunun içindir ki “meşru” yalanlarımıza “pembe, beyaz, masum, zararsız” gibi sıfatlar uydururuz.

muthis psikoloji lie1 - Yalan ve Yalancı

Yalanın kaynağı, bir durumun ya da olayın “normal seyri”nden çıkmasıdır. Olması gerektiği şekilde gerçekleştiremediğimiz olayları, durumları tekrar “yoluna koyma” için başvurduğumuz yalan/lar, çoğu zaman işi daha da içinden çıkılmaz hale büründürür.

Peki, yalan günlük hayatımızda, bazı şartlar altında gerçekten de meşru olabilir mi?

Hatalarımızın, ihmallerimizin neticesinde “oluş, tabii seyrinden çıktığı anda” gerçeklik, yerini sahteliğe bırakır. Yalan da zaten bu “sahteliğin, yapaylığın” bir çeşit ifade edilme biçimidir. Esasen yalan söylerken hiç tahakkuk etmemiş, gerçek hayatta yeri olmayan bir durumu/olayı meydana gelmiş gibi yansıtmış oluruz. Belki bize “durumu kurtarma hissi, hazzı” vermiş olabilir fakat yalanın verdiği his de kendisi gibi hükümsüzdür.

Sadece sözle ifade ederek değil, gerçeği sessizce örterek de yalancı olabiliriz. Her iki durumda da muhatabımızda uyanan anlam; gerçeği yansıtmayacaktır, yalan olacaktır. Tavrımızla, davranışımızla ya da sözel olması sonucu değiştirmez; yalan, yalandır ve yorumlayarak ya da sessizce kabul ederek “söylediğimiz yalan” ilelebet sürüp gitmeyecektir. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar, atasözümüz yalanlarla ikame etmeye çalıştığımız yapının kısa ömürlü olduğunu ne kadar güzel ifade eder. Fatih Sultan Mehmet’e atfedilen; “Yalan söylemeyen kişi, söylediklerini hatırlamak zorunda kalmaz.” Sözü ise yalan bulaşmamış sözlerimizin bizi yarı yolda bırakmayacağını ihtar eder. Başından geçenler her defasında farklı anlatan arkadaşlarımızı düşündüğümüzde itibarımızın sürekliliği açısından Mehmet Han’ın sözü, yerli yerine oturacaktır.

“Dünyanın hiçbir Nüzhet’i yalan söylememelidir.”

Peyami Safa’nın ölümsüz eseri Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nda usta yazarın, okuyucuya büyük başarıyla aktardığı psikolojik çözümlemelerden biri de yalan konusudur. “Nüzhet Bana Yalan Söyledi” derken ana karakterin en sarsıldığı bölümlerden biri olarak yalana muhatap olmasını verir.

Yalan elbette bütün insan ilişkilerinde dönüşü mümkün olmayan olumsuz sonuçlar getiren bir olgudur fakat birbirlerine gönül bağıyla bağlı olan iki insan arasında daha da yıkıcı ve dönüşsüz olur. Sevgi, yalanla sınandığında varlığını devam ettirmekte çok zorlanacaktır ve karşılaştığı gerçeklere de şüpheyle yaklaşacaktır. Her anı şüpheyle geçen bir ilişkinin de değil mutluluk getirmesi, sürmesi bile imkansızdır. Küçücük bir kurdun koca bir ağacı gizli ve sinsi yıllarla çürütmesi gibi küçücük şüpheler de koca koca sevgileri tüketir.

Yalan söylediğimizde belki “günü kurtarmış” olduğumuzu zannederiz fakat gelişen olaylar, bizi mahcup etmekle kalmaz, önünü alamayacağımız olumsuzlukları da beraberinde getirir; yağan yağmurdan, esen rüzgardan sakındığımız kişisel değerlerimizi kaybetmemize sebep olur.

“Müslüman Yalan Söylemez”

Hatırlanacağı üzere Hazret-i Peygamber Efendimiz, kendilerine Müslüman kişiler için sorulan günahlarla ilgili sorulara; “… yapmamalıdır ama nefsine uyup yapabilir…” mealinde cevap verirken sıra yalana geldiğinde; “Hayır, Müslüman asla yalan söylemez!” buyurmuşlardır.

Kadim medeniyetimizin irfanı da insanların hatalarını hoşgörü ve affetme (iltimas değil) ile karşılamaya meyillidir çünkü aslolan; kişiyi kaybetmek değil, kazanmaktır. Hata yapmak, insan olmaklığımızın gerekliliğidir. Yeter ki hatamızda ısrar etmeyelim, hatamıza rağmen yolumuza aynen devam etmeyelim.

Fakat kadim geleneğimizin hoş karşılamadığı, af çerçevesinin dışında tuttuğu haller de vardır ve bunlardan biri de yalandır. Geleneksel irfanımız, birlikçi bir algının üzerine bina edilmiştir. Dolayısıyla yaratıcı ve yaratılanı ayrı gayrı görmez. Yaratılanların, yaratıcıya dahil birer parça olduklarını kabul eder. Böylelikle de Cenab-ı Hakk dışında “özne” olmadığın, Hakk’a rağmen “oluş”un mümkün olmayacağına inanır.

Bu açıdan baktığımızda “yalan”ın, bizim dünyamızdaki mahiyeti daha açık görünecektir. Yalan, Allah’ın “o şekilde” tecelli ettirmediği olayların, durumların; “o şekilde” tecelli ettirmiş gibi gösterilmeye çalışılmasıdır. Dolayısıyla yalan söylediğimizde aslında Allah’a iftira atmış da oluyoruz. Biz büyük-küçük diye sınıflandırmaya çalışsak da esas itibariyle her yalan, birer “yalancı şahitlik” anlamına gelmektedir. Çünkü içinde bulunduğumuz veya şahit olduğumuz o olayı veya durumu; meydana geldiği gibi değil, işimize geldiği gibi aktarmış oluyoruz. Gerçek değil, sahte olan hüküm sürmüş oluyor.

Yalan üzerine bina edilmiş bütün yapılar, er geç yıkılmaya mahkumdur. Gerçeğe ne kadar benzerse benzesin, bütün yalanların özünde sahtelik vardır ve hiçbir sahte, gerçeğin yerine geçemez.

Acı da olsa gerçek, tatlı da olsa yalandan üstündür ve eskilerin ifadesiyle, “sadra şifa”dır.

PAYLAŞ
Önceki İçerikPsikolojik Durumunuzu Gösterecek Basit Bir Test
Sonraki İçerikİşyerinde Mobbing İle Baş Etmek İçin Atmanız Gereken 5 Adım
Seval Çöpür
İnönü Üniversitesi Mühendislik Fakültesi Kimya Mühendisliği bölümü mezunu olan sunucu, yüksek lisansını Pamukkale Üniversitesi Kimya Mühendisliği Bölümü’nde yapmıştır. 2010 yılında TRT kadrolarına dahil olan Çöpür, 2011 yılında TRT1 Ana Haber’i sunmaya başladı, 2016’ya kadar bu görevine devam etmiş, bir buçuk yıllık aranın ardından yeniden Ana Haber sunmaya başlamıştır. Şu an TRT Haber’de “İnsanlık Hali” programının moderatörlüğünü yürütmektedir. İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi’nde öğretim görevlisi olan Çöpür İstanbul Medya Akademisi’nde spikerlik sunuculuk dersleri vermektedir. Lise yıllarından itibaren tenis oynayan Çöpür; psikoloji, sosyoloji, edebiyat ve felsefe alanlarına ilgi duymaktadır.

Yorum Gönder

Lütfen yorumunuzu giriniz.
İsminizi lütfen buraya giriniz